7. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
7. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
﴿٧﴾
Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah mülkünde güçlüdür. Yaptıklarında hikmet sâhibidir. Daima bu sıfatlarla muttasıftır.
Kaynak: Celâleyn Tefsiri
Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, Aziz'dir, Hakim'dir.
Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. O, orduları ile kullarından dilediğine yardım eder. Allah; yücedir, hiç kimsenin kendisine üstün gelemeyeceği mutlak güç sahibidir. Yaratmasında, takdirinde ve yönetmesinde çok hikmet sahibidir.
Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah azîzdir, hakîmdir.
Göklerin ve yerin askerleri yalnızca Allah’a aittir; O sonsuz güç ve hikmet sahibidir.
Evet, göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ındır. Allah Azîz’dir= her şeye galibdir, Hakîm’dir= hikmet sahibidir.
Goklerdeki ve yerdeki ordular Allah’indir. Allah guclu olandir. Hakim olandir.
Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah çok güçlüdür, çok üstündür ve yegâne hikmet sahibidir.
Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Göklerin ve yerin (azâb) orduları (da rahmet ve nusret orduları gibi) Allahındır. Allah mutlak kaadirdir, yegâne hukûm ve hikmet saahibidir.
Hem göklerin ve yerin orduları, Allah`ındır! Çünki Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah; Aziz, Hakim olandır.
(7-8) Ve şu göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah azîzdir, hakîmdir. Şüphe yok ki, Biz seni bir şahit ve bir müjdeci ve bir korkutucu olarak gönderdik.
Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah’ındır. Allah güçlü olandır, Hakim olandır.
Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah hep azîz ve hakîmdir (mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
Hicretin altinci yilinda, Hz. Peygamberin Hudeybiye’den Medîne’ye dönüsü esnasinda indirilmistir. Adini, müminlere büyük bir zaferi müjdeleyen ilk ayetinden almistir. 29 ayettir.Hz. Peygamber, rüyasinda arkadaslariyla birlikte Mekke’ye gidip Kâbe’yi ziyaret ettigini görmüstü. Oysa o günlerde bunun gerçeklesmesi görünüste imkânsiz gibiydi. Çünkü Mekkeli müsrikler Müslümanlara Kâbe yolunu kapatmislardi. Daha bir yil önce Hendek savasinda Medîne’yi kusatma altina alan müsriklerin egemenligi altindaki Mekke’ye gitmek, intihardan farksiz görünüyordu. Fakat gördügü rüyanin ilâhî bir buyruk oldugunu bilen Peygamber, hiç tereddüt etmeden sefer hazirliklarina basladi. Bu arada, kendilerine katilmalari için civardaki müttefik kabîlelere de haber gönderdi. Ne var ki, onlar bu tehlikeli yolculugu göze alamadiklarindan, çesitli bahaneler öne sürerek gelemeyeceklerini bildirdiler. Böylece, 1400 kisilik gönüllülerden olusan ve üzerlerinde birer kiliçtan baska silah bulunmayan kafile, haccetmek için Mekke’ye dogru yola çikti.Kafilenin yaklastigini haber alan Mekkeliler, bütün Arap geleneklerini çigneyerek hacilarin sehre girisini engellemeye karar verdiler. Bunun için, iki yüz atlidan olusan bir süvari birligini Müslümanlarin yolunu kesmek üzere yola çikardilar. Bunu haber alan Peygamber derhal yolunu degistirdi ve son derece sarp ve issiz yollardan büyük zorluklarla geçerek Mekke yakinlarindaki Hudeybiye düzlügüne ulasip orada konakladi. Daha sonra, Mekkelilerin gönderdigi 80 kisilik bir askerî birlik Müslümanlarin kampina saldirida bulundu, fakat hepsi yakalanip esir edildi. Peygamber, iyi niyet gösterisi olarak bu esirleri serbest birakti. Buna ragmen müsrikler küçük birlikler göndererek Müslümanlari tahrik edip kanli bir savasin içine çekmek istedilerse de, her defasinda Peygamberin kararli tutumu ve Müslümanlarin sabir ve disiplini sayesinde amaçlarina ulasamadilar. Daha sonra Peygamber, savasmak için gelmediklerini, aksine Kâbe’yi ziyaret edip kurban kestikten sonra geri döneceklerini Mekkelilere bildirmek üzere Osman bin Affan’i Elçi olarak gönderdi. Hz. Osman’in Mekke’ye varisindan kisa bir süre sonra öldürüldügü söylentileri Müslümanlara ulasinca, Mekkelilerden topyekün bir saldiri bekleyen Peygamber, arkadaslarini bir agacin altinda topladi ve ölünceye kadar savasacaklarina dâir onlardan söz aldi. Fakat birkaç gün sonra, Hz. Osman’in öldürülmedigi ve Mekkelilerin anlasmaya hazir olduklari anlasildi. Böylece, iki taraf arasinda sürdürülen uzun görüsmelerin ardindan, Hudeybiye Baris Antlasmasi imzalandi. Buna göre:1. On yil süreyle iki taraf arasinda ateskes yapilacak ve bir taraf digeri aleyhinde gizli veya açik hiçbir faaliyette bulunmayacakti.2. Müsriklerin velâyeti altinda bulunan bir kisi —ki antlasma metninde “racul” yani adam kelimesiyle ifade edilmisti— Mekke’den kaçip Medîne’ye sigindigi takdirde velisine iade edilecek, fakat Medîne’den kaçip Mekke’ye siginanlar Müslümanlara iade edilmeyecekti.3. Arap kabîleler, taraflardan birini seçerek bu anlasmaya katilabileceklerdi.4. Müslümanlar bu yil Kâbe’yi ziyaret etmeden geri dönecekler, ancak gelecek yil gelip Mekke’de üç gün kalacaklardi. Peygamberin imzaladigi bu sartlar, Müslümanlari büyük bir hayal kirikligina ugratmisti. Özellikle ikinci maddeyi büyük bir haksizlik ve zillet olarak görüyorlardi. Bütün bunlarin ötesinde, Peygamberin gördügü rüyanin gerçeklesmemis olmasi onlari derinden yaralamisti. Çünkü Peygamber rüyasinda Kâbe’yi ziyaret ettiklerini görmüs, fakat Mekke’ye ayak bile basamadan geri dönmek zorunda kalmislardi. Oysa bu konuyu degerlendirirken, su ince noktayi gözden kaçiriyorlardi: Onlara bu ziyaret müjdelenmis, ama bunun o yil gerçeklesecegi söylenmemisti. Zaten sadik rüyalar bazen bir gün, bazen bir yil, bazen de yillar sonra gerçeklesir. Yûsuf Peygamberin rüyasi da uzun yillar sonra gerçeklesmisti. Nitekim, Hz. Peygamberin rüyasi ertesi yil gerçeklesti ve müminler, aynen rüyada haber verildigi gibi Kâbe’yi ziyaret ettiler. Böylece, Peygamberin açik bir mûcizesi daha gerçeklesmis oldu. Öte yandan, Müslümanlarin baslangiçta agir bir yenilgi ve zillet olarak degerlendirdikleri baris antlasmasinin, aslinda —Allah’in yillar öncesinde buyurdugu gibi— muhtesem bir zafer oldugu, daha sonra gelisen olaylarla açikça ortaya çikti. Söyle ki: 1. Bu antlasmayla birlikte, Arabistan’da Islâmî bir yönetimin varligi ilk defa resmen kabul edilmis oluyordu. 2. Bu antlasma sayesinde, Mekkelilerin propagandasi yüzünden Arabistan’daki kabîlelerin gönlünde Islâm aleyhinde yerlesmis olan kin ve nefret duygulari biraz olsun dinmisti.3. Baris ortami, iki toplum arasindaki ticari ve kültürel alisverisi canlandirdi ve Müslümanlar, Arabistan’in en uzak noktalarina dagilarak süratle Islâm’i yaymaya basladilar. Öyle ki, Hudeybiye antlasmasindan önceki 19 yillik süre içerisinde Müslüman olanlarin toplam sayisi kadar insan, bundan sonraki iki yil içinde Islâm’a girmistir. 4. Peygamber, savasin durdurulmasindan sonra Medîne’de Islâm Devletini güçlendirerek, örnek bir Islâm toplumu olusturma imkani buldu. 5. Bu antlasma sayesinde ülkenin güney sinirlari emniyete alininca, Kuzey ve Orta Arabistan’daki kabîleler Islâm Devleti’nin hâkimiyeti altina girdiler.Bu antlasma sartlari içinde Müslümanlara en agir geleni, Mekke’den kaçarak Medîne’ye gelenlerin iade edilmesi, buna karsilik Medîne’den kaçip Mekke’ye gidenlerin iade edilmemesini öngören madde idi. Fakat kisa zaman sonra, bu madde de Mekkeliler aleyhine islemeye basladi. Söyle ki, anlasmanin yapilmasindan birkaç gün sonra, Ebu Basir isimli bir Müslüman, müsriklerin elinden kurtulup Medîne’ye ulasti. Hz. Peygamber, anlasma geregi onu Mekkelilere geri verdi. Fakat Ebu Basir, bir yolunu bulup, kendisini Mekke’ye götüren müsriklerin elinden kurtulup kaçti ve Kizildeniz sahilinde müsriklerin ticâret kervanlarinin geçtigi yol üzerinde yerlesti. Bu olaydan sonra Mekke’den kaçan her Müslüman, Ebu Basir’in kurdugu silahli birlige katildi. Nihâyet sayilari 70’i bulan bu insanlar, Mekke’deki bütün mal varliklarina el koyan Kureys müsriklerinin kervanlarina saldirilar düzenlemeye basladilar ve kisa bir süre sonra, Kureys’in ticareti durma noktasina geldi. Fakat Hudeybiye Antlasmasinin ilgili maddesi geregince, Peygamber bu Müslümanlardan sorumlu tutulamiyordu. Bu yüzden, bizzat Mekkelilerin ricasi üzerine, antlasmanin bu maddesi yürürlükten kaldirildi ve Ebu Basir ile adamlarinin Medîne’ye siginmasina müsaade edildi. Bütün bunlar, antlasmanin üzerinden daha iki yil geçmeden gerçeklesmisti. Oysa antlasmanin yapildigi günlerde, müsrikler bunun kendileri için büyük bir basari oldugunu düsünüyor, Müslümanlar ise agir bir zillete boyun egdiklerini zannederek Peygambere sitem ediyorlardi. Iste, Hudeybiye Antlasmasi’ni kendileri için agir bir yenilgi ve utanç verici bir zillet olarak degerlendiren Müslümanlar, büyük bir hayal kirikligi ve üzüntüyle Hudeybiye’den çikip Medîne’nin yolunu tutmuslardi ki, ilâhî direktiflerle imzalanan bu antlasmanin gerçekte muhtesem bir zafer oldugunu ve bu olayin, pes pese gelecek daha nice zaferlerin baslangici oldugunu müjdeleyen mübarek Fetih Sûresi nazil oldu: